• slidebg1
Kur'an'ın Hem Hafızı Hem De Muhafızı Olabilmek!

Kur'an'ın Hem Hafızı Hem De Muhafızı Olabilmek!

11/05/2017 0 yorumlar

Ülkemizde Kur’ân hafızlarımız çok. Allah sayılarını daha da artırsın. Peki, Kur’ân hafızlarımız bu kadar çokken neden Kur’ân’ın hükmünü koruyacak muhafızlarımız yok denecek kadar az? Bu sorunun en doğru ve doyurucu cevabı, Kur’ân-ı Kerimi okumada Hz. Peygamberin ve ilk nesil Müslümanlarının usulünü büyük ölçüde terk etmiş olmamızdır. Onların Kur’ân okuma usulü nasıldı? denecek olursa işte cevabı.

            Suyuti: “Sahabe Kur’ân’dan on ayet ezberler, onları iyice anlayıp uygulamadan diğerlerine geçmezlerdi” der.

Haris el-Muhasibi de: “Yeminle söylüyorum ki Kur’ân’ı düşünüp anlamak, ancak gereğince amel etmekle mümkün olur; Kur’ân’ın koyduğu sınırları çiğneyip metnini ezberleyerek değil! Bu yüzden ‘Ben Kuran’ın bir harfini dahi zayi etmeden onu hatmediyorum’ diyen biri, Kur’ân onun ahlak ve davranışlarında görülmedikçe onun tamamını zayi etmiş olur” tespitini yapar.

Abdullah b. Mes’ud’a gelen bir zat, mufassal sureleri, yani Kur’ân’ın Kâf suresiyle başlayıp Nas suresiyle sona eren kısmını bir gecede okuduğunu söyler. Abdullah da ona : “Demek sen gerçek anlamda Kur’ân okumamışsın, sadece şiir döktürür gibi ayetleri döktürmüşsün” diye karşılık verir. Örnekleri çoğaltmak mümkün…

            Burada altı çizilmesi gereken husus, ilk nesille sonraki nesiller arasındaki değişimin, Kur’ân’a yaptığımız muameleye de yansımış olduğu gerçeğidir. Zira önce Kur’ân, canlı bir hitap olmaktan çıkarılıp ölü bir metne/Mushaf’a indirgendi. Sonra tertil/düşünerek ve anlayarak okuma, tecvide; tecvit telaffuza, o da ses sanatına indirgenip anlamı olmayan bir name halinde icra edilir oldu. Kur’ân’ın okunuşu güzelleştirildi. Ama onun ahlakı ve hayatı güzelleştirme açığı, bu tür okumalarla kapatılamadı. Böyle olunca pek çok Kur’ân hafızı yetiştirdik. Ama onun ahlakıyla donanıp ahkâmının/hükümlerinin muhafızı olmayı bir türlü beceremedik. Oysa her insan, Kur’ân’ın dolaylı değil, doğrudan muhatabıdır. Bu da “Kur’ân’ı anlayarak okuma ve inanarak uygulama” sorumluluğunun her insana yüklenmiş bir vecibe olduğu anlamına gelir.

            Sonuçta her muhatap Kur’ân’ı aynı seviyede değil, kendi imanı, ilmi, basireti, ihlâsı ve gayreti oranında anlayıp ondan yaralanır. Bunun için Kur’ân’ı anlama yolunda yapılan her çalışma, kat edilen bir mesafe ve kazanılan bir mertebedir. Bu tür çalışmaların çokluğu ise hem bereket hem de şükür vesilesidir. Burada önemli olan, Kur’ân ile onu okuyan arasında doğru, diri ve devamlı bir bağ kurabilmektir. Şayet bu yapılırsa Kur’ân ona sırlarını ifşa edecek, Allah kelamını bu şekilde okuyan kişi de onun sürekli ilminden ve bitmeyen bereketinden müstefit olacaktır. Ancak Kur’ân’ı anlayarak okumak önemli olmakla birlikte yeterli değildir. Ayrıca onu inanarak uygulamak da gerekir. Zira insan sadece Kur’ân’ı bildiği kadar değil, aynı zamanda Kur’ân kapsamında sunulan İslam’ı yaşadığı kadar Müslüman’dır.

Yorumunu Bırak